Adem Baba'mdan Merhum Babam'a kadar tüm insanlar geldiler, gördüler ve gittiler. Gelişleri ve gidişleri kendilerinin oldu, ama gelişleri ile gidişleri arasında olanlar topluma kaldı, dilden dile, nesilden nesile bizlere ulaştı Sözlü halk anlatmaları olarak bilinen destan, masal, halk hikâyesi, fıkra gibi türler, toplum hayatımızın, geçmişi günümüze taşıyan belgeleridir, kilometre taşlarıdır. Bizden öncekiler nasıl yaşamışlar? Kâinata, dünyaya bakışları nasıldı? Nelere sevinmiş, nelere üzülmüşler? Neler yemiş, neler içmişler, nasıl giyinmişler? Hangi değerleri yüceltmiş, hangi değerlerden yüz çevirmişler? İşte bütün bu sorulara ayrıntılı cevap bulunabilecek en gü.venilir belgeler, sözlü halk anlatmalarıdır. Masal ve efsaneler, sözlü halk anlatmaları içinde ayrı bir yer tutarlar. Bu iki tür, gerçi birbirinden farklıdır ama temelde farklı değerde değildir. Her ikisi de yüksek insan kültürünün iki bacağını teşkil eder. Efsane ile ilim, masal ile de edebiyat başlar. Sözlü halk anlatmalarının hemen tamamı, kaynak kişi dediğimiz halktan anlatıcıların gözünde ya bir hikâyedir, ya da bir masaldır. Çocukluğumuzda dinlediklerimizi, hangisinin masal, hangisinin efsane ya da halk hikâyesi olduğunu bilmeden, ama büyük ilgiyle, büyük bir zevkle dinlerdik. Henüz yaşadığımız sokağın dışındaki dünyadan habersizken efsaneler, zaman makinası oldu, bizleri ecdadımızın yaşadıkları dönemlere taşıdı. Masal kahramanı şehzâde, elimizden tuttuğu gibi bizleri de uçan halısına bindirip bilmediğimiz, görmediğimiz coğrafyalara götürdü. Köroğlu'nun atına binip âb-ı hayâtı aradık. Kâh Gaziantep'den Memik Dede'yle, kâh Tunceli'den Munzur Baba'yla, kâh Van'dan Sultan Hacı Zübeyt ile tayy-ı mekân, tayy-ı zaman sırrına mazhar olup bir anda Hacc'a gidip geldik. Yedi gün yedi gece süren dügünlerde yedik içtik; talihsiz güızelle kırk gün kırk gece ölü başı bekledik. Sevdiğini çingene kızına kaptıran güzelin üzüntüsüne ortak olduk.
Kısacası, efsane ve masallarımızın sihirli atmosferinde geçmişimizi yaşayarak büyüdük.
Araştırmacı Mehmet Önder, Şehirden Şehire-I adlı eserirıe: \"Anadoluda her şehir bir kitaptır\" cümlesi ile başlar. Katılmamak mümkün değil. İşte Anadolu adı verilen bu sonu gelmez külliyâtın bir cildi de Van' dır.
Binlerce yıllık tarihi olan Vanımız, bu uzun zaman dilimi içersinde değişik kültürlere, medeniyetlere ev sahipliği yapmıştır. \"Dünyada Van, ahirette imân\" sözüyle pâyelendirilen bu cennet vatan parçasına:
Yüreğim nasıl dayana Van yerine cihân yana Her taşına bin can fedâ Can bir yana, Van bir yana\" şeklinde ağıt yakılmasında mübalağa aramak haksızlık olur. Görenler bilirler; Van'ın bir güzelliği de gölüdür. Bölgede \"Van Denizi\" denilen Van Gölü, lâcivertten turkuaza, mavinin her tonunu görebildiğimiz paha biçilmez bir tablodur, başlı başına bir \"kitap\"tır. Anadolumuzun her yöresi gibi Van da bir efsane cennetidir. Aşağıda Van efsanelerinden örnekler sunmaya çalışacağız. Ancak, Van'da o kadar çok, o kadar çeşitli efsane anlatılmaktadır ki... Çok azı yazıya geçirilen bu efsanelerden nasıl bir seçim yapalım, hangilerini alalım? En iyisi yine Van'da anlatılan \"Mahmut ile Maymun Kız\" masalının kahramanı Mahmut'un hayat arkadaşını seçmek için denediği yola başvuralım: Attığımız elma hangi güzele isabet ederse onu seçelim. Nasıl olsa hepsi birbirinden güzel, hepsi birbirinden eşsiz. İyi seyirler...
Semiramis, bu sefer sırasında bölgenin hâkimi olan \"Ara\" adında genç bir hükümdara gönlünü kaptırır. Güzel olduğu kadar mağrur da olan kraliçe, bu sırrını kimseye açıklayamaz. Savğş devam etmektedir. Semiramis'in kuvvetleri son bir saldırı ile bölgeyi ele geçirirler. Ancak son saldırı sırasında Hükümdar Ara da öldürülür. Haberi alan Semiramis, Ara'ya olan aşkını yüreğine gömer, hemen dönüş emrini verir.
Dönüş yolu üzerindeki Van'a gelirler. Van'ın zümrüt yeşili bağ ve bahçelerini, Van Gölü'nü çok beğenen Kraliçe'nin en fazla dikkatini çeken yeşillikler arasından göle doğru uzanan heybetli bir kaya parçası olur. Ara'nın hâtırasına bu kayalık üzerinde bir kale inşa ettirmeye karar verir. Kısa süre içersinde kale yapılır, eteğinde şanına uygun bir şehir kurulur. Şehrin adını da \"Şamrangerd\" bırakırlar. Aradan yıllar geçer. Ara'nın acısıyla yanan yürek, bu defa da sıla hasretine yenik düşer. Memleketine dönmeye karar veren Kraliçe Semiramis, kaleyi ve kurduğu şehri \"Van\" adındaki bir komutanına bırakarak ülkesine döner. Şehrin bugünkü adının bu komutandan geldiği rivayet edilir.
Urartu Kralı I. Sardur tarafından M.Ö. 835 yılında yeniden inşa edilen Van Kalesi, Van Gölü'nün 4 km doğusunda, doğudan batıya I800 m, kuzeyden güneye genişliği 60 m ve yüksekliği de 80 m olan büyük ve heybetli bir yapıdır. Uzun yıllar Urartuların başkenti olan Van Kalesi, Osmanlı İmparatorlugu döneminde de Van Beylerbeyliği'ne hizmet vermiştir.
Başlı başına bir tarih olan bu yapıyla ilgili olarak çok sayıda efsane anlatılmaktadır. Çomar Bölükbaşı Efsanesi, Analı Kız Efsanesi, Karacehennem Kuyusu Efsanesi, Abdurrahman Gazi Efsanesi, Şahbağı Efsanesi bunlardan sadece birkaçıdır. Van folkloruna büyük emeği geçen merhum Mevlüt Okayer'den 1975 yılında derlenen bu efsane, Prof. Dr. Saim Sakaoğlu'nun \"101 Anadolu Efsanesi\" adlı eserinde de yer almıştır. Efsane şöyledir : İran Şahı Şah Abbas, Van Kalesi'ni almak için şehrin üzerine kalabalık bir ordu ile hücum eder. Kalenin kuzey rarafına düşen bir köye karar;ğâhını kurar. Ne kadar uğrasırsa da kaleyi almayı bir türlü başaramaz. Yaptığı bütün hücumlar neticesiz kalır. Şah Abbas, kaleyi nasıl alacağını düşünürken adamlarından biri yanına yaklaşır; gereken hürmeti gösterdikten sonra konuşmaya başlar.\"Şahım, Van Kalesi'nde Şeyh Abdurrahman Gazi adın Van Kalesi'rıin kuzey cephesinde yeralan Kurban Mahalli (Analr Kız)
Elçi, Gazi'nin huzuruna çıkıp Şah Abbas'ın hediye getirdiğini söyler. Abdurrahman Gazi hediyeleri kabul eder. Tepsi üzerinde duran parçalardan kuzuya ait olanını alır, diğerini işaret ederek: \"Bunu da Şahınıza götürün\"der.
Elçi, onu da almasını ısrar edince, Gazi, tepside duran köpek etine yüksek sesle: \"Oştt!\" der. Köpek hemen canlanır, eski haline gelir, havlayarak kaçmaya başlar.
Geri dönen elçi, olanları Şah Abbas'a anlatır. Şah Abbas, Abdurrahman Gazi'nin ermiş olduğuna kanaat getirir ve Van Kalesi'ni almaktan vazgeçer. Zira, içinde böyle ulu bir zâtın bulunduğu kaleyi almak gerçekten zor olacaktır. Bu durum karşısında Şah Abbas: \"Ko desinler Şah Abbas'ın bağı var! diyerek muhasarayı kaldırır ve yedi yıllık bekleyişten sonra memleketine döner. O zaman Van Kalesi'ni bir Vali idare etmektedir. Kalede yiyecek sıkıntısı başlayınca yaşlılar Vali'yi sıkıştırırlar. Vali, savaşmak teklif eden yaşlılara üç gün daha beklemelerini söyler. Bu arada, Kale'yi bir türlü teslim alamayan Şah Abbas'ın askerlerinin canları sıkılmaya başlar. Şah Abbas bunun da çaresini bulur. Karargâh kurduğu bölgede askerlerine bağ bahçe diktirir. Kurduğu bağın adını da \"Şahlar Bağı\" koyar.Muhasara altında tutulan Kale'de açlık artmakta, teslim olma söylentileri gittikçe yayılmaktadır. Bu söylentilere içerleyen seksen beşlik bir Nine ortaya çıkar: \"Vay, ben öldüm mü ki, vatanıma yğâd adam gire? Canım sağken düşmanın atının tırnağını vatan toprağına bastırmam\" der. Daha sonra Vali'nin huzurun çıkar, yapacaklarını anlatır. Yaşlı Nine, ertesi gün bir deste tandır ekmeği, bir bakraç yoğurt ile Şah Abbas'ın ziyğaretine gider. Huzura kabul edilen Nine, Şah'a: \"Şahım, daha evvel gelmem gerekirdi; ancak düğünlerden, davetlerden bir türlü fırsat bulamadım, kusura kalma\" der. dan farkı, elinden hiç düşürmediği \"Kınalı Bastonu\"dur. Günlerden bir gün bu çoban, sürüsünü önüne katarak Yıldız Gölleri'nin bulunduğu yaylaya çıkar. Çok susayan Çoban, su içmek için Yıldız Gölleri'nden birine eğilir. Eğilir eğilmez, o elinden hiç düşürmediği Kınalı Baston'u suya düşer. Yakalayayım der yakalayamaz. Baston, düştüğü yerde birden bire kaybolur. Sağa bakar, sola bakar, suya dalıp arar, yok, yok yok... Garip Çoban çaresiz tekrar sürüsünü önüne katıp köye döner. Çoban'ı bastonsuz gören köylüler şaşırırlar: Sorarlar Çoban'a, Çoban da olanı biteni anlatır. Kınalı Bastonumu Yıldız Gölleri'ne düşürdüm der. Aradan bir zaman geçer. Bir gün, sabah vakti Kırkbulak'a su almaya gelen köyün genç kızları, testilerini doldurmak için suya eğildiklerinde ne görsünler!.. Bir baston, hem de Çoban'ın Kınalı Bastonu. Bastonu çıkarır, götürüp Çoban'a verirler. O günden sonra anlaşılır ki, Kırkbulak'ın suyu, 50 km mesafedeki Yıldız Gölleri'nden gelmektedir. |
|||||||

Kısacası, efsane ve masallarımızın sihirli atmosferinde geçmişimizi yaşayarak büyüdük.
Araştırmacı Mehmet Önder, Şehirden Şehire-I adlı eserirıe: \"Anadoluda her şehir bir kitaptır\" cümlesi ile başlar. Katılmamak mümkün değil. İşte Anadolu adı verilen bu sonu gelmez külliyâtın bir cildi de Van' dır.
Binlerce yıllık tarihi olan Vanımız, bu uzun zaman dilimi içersinde değişik kültürlere, medeniyetlere ev sahipliği yapmıştır. \"Dünyada Van, ahirette imân\" sözüyle pâyelendirilen bu cennet vatan parçasına:
Semiramis, bu sefer sırasında bölgenin hâkimi olan \"Ara\" adında genç bir hükümdara gönlünü kaptırır. Güzel olduğu kadar mağrur da olan kraliçe, bu sırrını kimseye açıklayamaz. Savğş devam etmektedir. Semiramis'in kuvvetleri son bir saldırı ile bölgeyi ele geçirirler. Ancak son saldırı sırasında Hükümdar Ara da öldürülür. Haberi alan Semiramis, Ara'ya olan aşkını yüreğine gömer, hemen dönüş emrini verir.
Urartu Kralı I. Sardur tarafından M.Ö. 835 yılında yeniden inşa edilen Van Kalesi, Van Gölü'nün 4 km doğusunda, doğudan batıya I800 m, kuzeyden güneye genişliği 60 m ve yüksekliği de 80 m olan büyük ve heybetli bir yapıdır. Uzun yıllar Urartuların başkenti olan Van Kalesi, Osmanlı İmparatorlugu döneminde de Van Beylerbeyliği'ne hizmet vermiştir.
Başlı başına bir tarih olan bu yapıyla ilgili olarak çok sayıda efsane anlatılmaktadır. Çomar Bölükbaşı Efsanesi, Analı Kız Efsanesi, Karacehennem Kuyusu Efsanesi, Abdurrahman Gazi Efsanesi, Şahbağı Efsanesi bunlardan sadece birkaçıdır. Van folkloruna büyük emeği geçen merhum Mevlüt Okayer'den 1975 yılında derlenen bu efsane, Prof. Dr. Saim Sakaoğlu'nun \"101 Anadolu Efsanesi\" adlı eserinde de yer almıştır.
Elçi, Gazi'nin huzuruna çıkıp Şah Abbas'ın hediye getirdiğini söyler. Abdurrahman Gazi hediyeleri kabul eder. Tepsi üzerinde duran parçalardan kuzuya ait olanını alır, diğerini işaret ederek: \"Bunu da Şahınıza götürün\"der.
Elçi, onu da almasını ısrar edince, Gazi, tepside duran köpek etine yüksek sesle: \"Oştt!\" der. Köpek hemen canlanır, eski haline gelir, havlayarak kaçmaya başlar.